bir kale bir de şato – tatar çölü (IV)

Bir kitap başka hangi kitaplarla arkadaştır?

İnsan okudukça yeni bağlar kurmak istiyor, bir yandan yeni bağlar kurmak için okuyor. Belki okumanın, izlemenin ve neticede düşünmenin en verimli yanı da bu bağ kurmak.

Tatar Çölü’nü okurken, özellikle ilk sayfalarda sıklıkla akla Kafka’nın Şato’su geliyor. Ortada kendini bir ölçüde saklayan, bulunmak için nazlanan bir yapı, bir kale var. Bastiani Kalesi… İlkin, tayini bu kaleye çıkmış başkarakter Teğmen Drogo’nun oraya hiç ulaşamayacağını düşünüyorsunuz. Tıpkı Kafka’nın Şato’yu hem bir ihtimal hem de bir serap olarak sunduğu gibi, Bastiani Kalesi de başlıbaşına bir soru işareti. Ama Şato’daki Bay K.’nın aksine Teğmen Drogo kaleye ulaşıyor ve görevine başlıyor. Yine de sorular bitmiyor. Yanıbaşındaki çölle beraber bir tür mistisizm ile resmedilmiş kaledeki dinamiğin farklı yönde işlediğini görüyoruz. K. şatosuna ulaşamazken, Drogo kalesinden ayrılamıyor.

Modernist anlatılarda mekân ve insan ilişkisi hep işlevseldir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, insanın hayatla, çevresindeki toplumla kurduğu veya kuramadığı ilişki, mekân üzerinden çok anlatıldı. Çünkü mekân çıkışsızlık da içerir. Tuhaf bir kelime olacak belki ama girişsizlik de…

Yeni bir çağın eşiğindeyiz. Yirminci yüzyılın ilk yıllarındaki bürokrasinin, devletin, yeni teknolojilerin karşısında kendini yalnız hisseden insan bugün bir başka şekilde geri dönüyor. İnsanın, kendi yaşamını, yeteneklerini ve kapasitesini yeniden sorguladığı günlerdeyiz. “Biz şimdi kimiz” diye sorduğumuz günlerde…

Seksen küsur yıl önce yazılmış Tatar Çölü de neredeyse 100 yaşındaki Şato da geri dönüyor.

Leave a comment