arkamızda bir kapı kapanır – tatar çölü (III)

“O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda, yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan, bu yolda sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran ne de tabii, bekleyen birileri bulunurdu, arkadaşlarınız da kaygısız, oynamak için sık sık durarak ilerlerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade şeylerin umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir. 

Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerideki nehri geçmek şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an, bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız biçimde yeniden yola koyuluruz. 


İnsan böylelikle, umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir; güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır. 

Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasındaki bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman, bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.

Belir bir zamanda, arkamızda bir kapı kapanır, kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır. Ama işte o anda, Giovanni Drogo bunlardan habersiz uyuyor ve uykusunda çocuklar gibi gülümsüyordu.”

Tatar Çölü – Dino Buzzati (Çeviren: Hülya Uğur Tanrıöver)

beyhudeliğin romanı – tatar çölü (II)

Kafkaesk… Tatar Çölü hakkında en çok kullanılan ifadelerden biri bu. Biraz anakronistik bir değerlendirme… Bana göre en çok benzeştiği “Şato” ile aralarında sadece 14 yıl var. Zamanın ruhunun iki yazarın üstündeki benzer izdüşümü desek daha isabetli. 

Neydi bu zamanın ruhu? 

Bu, süregiden bir savaşın anlatımıdır. Bazı yazarlar, uçurumun dibine bakar gibi, bu savaşın tam merkezine, fırtınanın gözüne bakarlar. 

Zamanla insan arasındaki savaşın, gidişat teknoloji sayesinde insan tarafında ağır basıyor gibi görünen safhasında, en azından toplumun buna ikna olduğu dönemde, olan bitenin beyhudeliğini her şeye rağmen kavrayan yazarlar vardır.

‘Tatar Çölü’ bu beyhudeliğin romanı. ‘Şato’ da öyleydi. 

Yine benzer bir dönemden geçiyoruz. Ama bu dönem, böyle romanlar, böyle yazarlar üretiyor mu?

tatar çölü – ayna içinde ayna

Dino Buzzati, Tatar Çölü’nü 1939’da yazmış ve 1940’da, İtalyan ordusunda görevliyken yayımlamış. Beklemek, ümit etmek ve geçip gitmek üzerine bir roman. Hem beklemek hem ümitlenmek hem de geçip gitmek. Bu romanı çekici kılan sanırım tüm bu kavramları, tüm bu duyguları aynı anda verebilmesi. 

Gözden uzakta, bir dağın yamacında ve uçsuz bucaksız bir çölün yanıbaşında, sanki dünyanın sonundaymış gibi resmedilen bir ortaçağ kalesindeki bekleyiş… Askerler, çölün diğer ucundan çıkıp gelecek Tatarları bekliyor. Yıllarca, belki yüzyıllarca süren bir bekleyiş bu. 

Tüm dünya bir başka savaşı beklerken yazılan bir savaşı bekleyiş romanı… Hayatla kurgu. Ayna içinde ayna.