yeni bir coğrafya

Fotoğraf: Dominic Samsoni

Az bilinen bir coğrafyada geçen romanlar, hele de iyi romanlarsa, insana benzersiz bir haz veriyor. Geçen yılın ilk günlerinde Sri Lankalı yazar Shehan Karunatilaka’nın ‘Chinaman’ini okumuştum. Bu sene de Booker kazanan ‘Seven Moons of Maali Almeida’sını okuyorum. İlki fişek gibi bir kitaptı; çok beğenmiştim; bu yenisi de iyi. 

İkisi hakkında da söylenecek çok şey var. İlkin, siyasi ve kültürel coğrafya… Karunatilaka, dev Hindistan’ın güney ucunda bir su damlası gibi duran ülkesini tüm unsurlarıyla edebi haritaya da yerleştirmiş. Ülkedeki Sinhala ve Tamil etnik gruplarının bitmek bilmez çatışmaları, Batılıların ve büyük komşu Hindistan’ın dahli, kokuşmuş politikacılar ve ayakta kalabilmek için hep kurnaz çözümlerle yaşamak zorunda kalan vatandaşlar… Karunatilaka, bu çelişkili ülkenin bir yazar için ürettiği imkânları elini hiç korkak alıştırmadan, cesur bir dille kullanıyor. Biz de okur olarak hem yeni bir dünyaya adım atıyoruz, hem de iyi bir yazarla tanışıyoruz. 

Bu notlar, Karunatilaka için bir giriş olsun…

bir kale bir de şato – tatar çölü (IV)

Bir kitap başka hangi kitaplarla arkadaştır?

İnsan okudukça yeni bağlar kurmak istiyor, bir yandan yeni bağlar kurmak için okuyor. Belki okumanın, izlemenin ve neticede düşünmenin en verimli yanı da bu bağ kurmak.

Tatar Çölü’nü okurken, özellikle ilk sayfalarda sıklıkla akla Kafka’nın Şato’su geliyor. Ortada kendini bir ölçüde saklayan, bulunmak için nazlanan bir yapı, bir kale var. Bastiani Kalesi… İlkin, tayini bu kaleye çıkmış başkarakter Teğmen Drogo’nun oraya hiç ulaşamayacağını düşünüyorsunuz. Tıpkı Kafka’nın Şato’yu hem bir ihtimal hem de bir serap olarak sunduğu gibi, Bastiani Kalesi de başlıbaşına bir soru işareti. Ama Şato’daki Bay K.’nın aksine Teğmen Drogo kaleye ulaşıyor ve görevine başlıyor. Yine de sorular bitmiyor. Yanıbaşındaki çölle beraber bir tür mistisizm ile resmedilmiş kaledeki dinamiğin farklı yönde işlediğini görüyoruz. K. şatosuna ulaşamazken, Drogo kalesinden ayrılamıyor.

Modernist anlatılarda mekân ve insan ilişkisi hep işlevseldir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, insanın hayatla, çevresindeki toplumla kurduğu veya kuramadığı ilişki, mekân üzerinden çok anlatıldı. Çünkü mekân çıkışsızlık da içerir. Tuhaf bir kelime olacak belki ama girişsizlik de…

Yeni bir çağın eşiğindeyiz. Yirminci yüzyılın ilk yıllarındaki bürokrasinin, devletin, yeni teknolojilerin karşısında kendini yalnız hisseden insan bugün bir başka şekilde geri dönüyor. İnsanın, kendi yaşamını, yeteneklerini ve kapasitesini yeniden sorguladığı günlerdeyiz. “Biz şimdi kimiz” diye sorduğumuz günlerde…

Seksen küsur yıl önce yazılmış Tatar Çölü de neredeyse 100 yaşındaki Şato da geri dönüyor.

balzac’tan güçlü bir iddia

“Bir iddiası olmak ve bu iddiayı doğrulamaya çalışmak gücün cüretidir ama açıkladığımız iddiaların aşağısında kalmak sıradan insanların besini olan sürekli bir gülünçlüktür. Mösyö de Chessel de güçlü insanın dümdüz ilerleyişini gösteremedi.”

Honore de Balzac, Vadideki Zambak  (Çeviri: İsmail Yerguz)

arkamızda bir kapı kapanır – tatar çölü (III)

“O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda, yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan, bu yolda sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran ne de tabii, bekleyen birileri bulunurdu, arkadaşlarınız da kaygısız, oynamak için sık sık durarak ilerlerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade şeylerin umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir. 

Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerideki nehri geçmek şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an, bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız biçimde yeniden yola koyuluruz. 


İnsan böylelikle, umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir; güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır. 

Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasındaki bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman, bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.

Belir bir zamanda, arkamızda bir kapı kapanır, kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır. Ama işte o anda, Giovanni Drogo bunlardan habersiz uyuyor ve uykusunda çocuklar gibi gülümsüyordu.”

Tatar Çölü – Dino Buzzati (Çeviren: Hülya Uğur Tanrıöver)