O kadar uzun ki, kapanıp okuyacak durumda değilim, her gün azar azar… Günlere fon oluyor bir yandan.
Victor Hugo baba elini korkak alıştırmamış tamam ama bu sayede herkesten, her şeyden bahsedebilmiş. Hem tarihçi hem felsefeci hem yazar…
Son okuduğum satırları, tarihin bazı insanlara görkemli bir yer verse bile, bunlar eğer tiransa, onları eninde sonunda tiran olarak anılmaya mahkum ettiği üzerine…
“Bu aydınlık, yani tarih acımasızdır, aydınlığın kaynağı ve hatta kendisi olduğu için, parıltıları karanlığa gömmek gibi garip ve ilahi bir taraf vardır onda; aynı kişiden iki farklı hayalet yaratır ve bu hayaletlerden biri diğerine saldırır; sonuç itibarıyla zorbanın karanlıkları komutanın göz kamaştırıcılığıyla çarpışır. Böylece halkların nihai olarak değerlendirmesinde daha gerçek bir ölçüt ortaya çıkar. Yerle bir olan Babil İskender’in, zincire vurulan Roma Sezar’ın, katledilen Kudüs Titus’un yüceliklerine gölge düşürür. Tiranlık tiranın peşinden gider. Arkasında kendi silüetini taşıyan bir karanlık bırakmak, bir insan için felakettir.” (Sefiller, İş Bankası Yayınları, Çev: Volkan Yalçıntoklu)
Bin yıllardan bugüne getirmiş Hugo. Tiranlık tiranın peşinden gider…
Okurken aldığım keyfi hayatta çok az şeyden alıyorum. Günü, saati unutacak kadar derin okuyorsam hele. Kurgu-dışı eserlerde uzun notlar alıyorsam, kitabın altını hatır hatır çiziyorsam; elimdeki, bana bunları yaptıracak kadar yoğun bir kitapsa…
Bir de bu okumayı iş için yapıyorsam. İşte o zaman…
Bu yazıyı kitabın her türlüsünü seven, gönlü esasen matbu kitapta olmakla birlikte sesli ve elektronik kitaba karşı da boş olmayan biri olarak yazıyorum. Hayatta en sevdiğim şeyler okumak ve yazmak, üstelik bunları olabildiğince geleneksel şekilde yapmak. Yani kâğıttan okumak ve kâğıda yazmak…
Ama bir de yürümeyi seviyorum. Yürürken “okuma” yani kitabı dinleme imkânı da bu yüzden bana çok cazip geliyor. Bir kitabı dinlemek ile okumak aynı deneyim sayılmaz tabii ama uygun kitaplar seçildiğinde (ki neyin uygun olduğu kişiye göre değişir) bana çok doyurucu gelen bir deneyim bu.
Bir defa, çok eski bir deneyimden bahsettiğimizi hatırda tutmak lazım. İlk defa ateşin başında oturup hikâyeler dinlememizin üzerinden bin yıllar geçti. Çocuklara kitap okuyoruz. Eskiden bazı fabrikalarda, küçük atölyelerde çalışanlara kitap okunurdu. Arkası yarınlar, radyo tiyatroları yaşı yetenlerin zaten hatırında. Bu tadı seviyoruz.
Ama şu da var. Bir kitabı dinlemek birçok kişiye yeterli gelmiyor. “Derin” okumaya izin vermediğini, bunun aslında “okuma” falan olmadığını söyleyenler çok. Not almıyorsunuz, altını çizemiyorsunuz, yeterince hatırda tutamıyorsunuz… Üstelik etrafta o kadar çok uyaran var ki, çok çabuk dağılıp gidiyorsunuz… Eleştiriler bu yönde ve hepsinin de haklı tarafları var.
Sevmeyen sevmiyor, yeterli bulmuyor. İrlandalı yazar Colm Toibin, bir defasında, bir kitabı okumak ile dinlemek arasındaki farkı maraton koşmakla maraton koşusunu televizyonda seyretmek arasındaki farka bile benzetmiş.
Uzun süre devam edecek, canlı bir tartışmanın ana hattı işte bu. Kitapları dinlemekle okumak eşdeğer midir?
Bu soruya cevap arayanlar oldu. Örneğin 2016’da ABD Pennsylvania’daki Bloomberg Üniversitesi’nden Beth Rogowsky, bir eseri okumak ile dinlemek arasındaki farkları ölçmek için bir deney yaptı. İlgili çalışmada bir grup denek, Amerikalı yazar Laura Hillenbrand’ın 2. Dünya Savaşı hakkındaki kurgu-dışı eseri “Unbroken”ı sesli kitap versiyonundan dinlerken bir başka grup da eserin e-kitap versiyonunu okudu. Bir başka grup ise dinleme ve okuma işini aynı anda yaptı. Deneyin sonunda yapılan testte, dinleme, okuma ve hem dinleyip hem okuma arasında büyük farklar olmadığı görüldü. Terazinin bir kefesine e-kitabı koymak ne kadar doğru tartışılır; neticede öğrenme ve anlama açısından ekrandan okumak ile sayfadan okumak arasında ekran aleyhine farklar olduğunu gösteren çalışmalar da var.
Yani okumakla dinlemek maçına yedek oyuncuyla (e-kitap) değil esas oyuncuyla çıkılsaydı (matbu kitap), bu maç muhtemelen berabere sonuçlanmazdı.
*
“Raising Kids Who Read” (Okuyan Çocuklar Yetiştirmek) isimli kitabın yazarı, Virginia Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Daniel Willingham, Time dergisine verdiği demeçte, “Kitap okurken, olayların sıralaması önem arz eder; bir kitapta nerede olduğunuzu, nerede kaldığınızı bilmek, anlatıya nüfuz etmenize yardımcı olur” diyor.
Kitapta kaldığı yere bakmak, okurun en iyi bildiği eylemdir. Gözünüzle göreceksiniz. Parmaklarınız sayfaların üzerinde gezinecek. Kitabın ötesine berisine bir bakacaksınız. “Ne kadar kalmış” diye düşüneceksiniz. Her okumada hesaptan biraz daha düşeceksiniz. “Bu hızla” diyeceksiniz; “ben bunu üç günde deviririm.” Sevdiğimiz hesapçılıklar bunlar.
“Kaldığımız yer”, sesli kitapta da mevcut elbette. 20 saatlik bir kitabın üçüncü saatinin on altıncı dakikasında kalıyorsunuz örneğin. Yolculuğun ölçüsü değişiyor. Bölüm başlarında da kalabiliyorsunuz tabii ama o da bir şekilde dakika saat hesabının içinde. Aynı hesap, elektronik kitapta da var. Bir ölçü var. Çünkü ölçülebilirlik var… Bir kitabın yüzde 36’sına geliyorsunuz. Göz kararı değil, parmak hesabı değil, tıpı tıpına yüzdeli bir hesap… Elektronik okuyucu sizin okuma hızınızı ölçünce, yüzde kaçı kaç saatte okuyacağınızı da hesaplıyor. Birim zaman sizin hızınız. Hesabı siz kuruyorsunuz.
Yani rastlantısallık gidiyor, onun yerine bir kesinlik geliyor. Henüz tam olarak alışmadığımız ama belki ileride benimseyeceğimiz bir kesinlik.
Bu küçük hesaplardan daha önemli olan, okumanın esas bilimi. Willingham, “okurken yaptığımız göz hareketlerinin yüzde 10-15’i geriye doğrudur” diyor. “Bu çok çabuk olup biten bir harekettir ve bir cümleyi okuma sürecine zahmetsizce eklemlenir.”
Okumak, bir başladım bitirdim eylemi değil. Hatta gözlerin arada bir geriye takılması da değil. Okumak, karıştırmak, arada bir geriye gitmek, hatırlamak, kitabın diğer sayfalarıyla da bir sohbet içerisinde olmak demek. Sesli kitap formatı bu alışverişe pek uygun sayılmaz.
Çabuk dağılan zihinler meselesine gelince…
Zihnimiz, düşüncelerimiz olduğu yerde uzun süre durmuyor; dolaşmayı seviyorlar. Yine Time dergisine konuşan, James Madison Üniversitesi’nden David Daniel, bir kitabı dinlerken ya da okurken zihinlerimizin arada bir gezintiye çıktığını ve metne dönerken saniyeler, bazen dakikalar geçtiğini, zor metinlerde tekrar odaklanmanın özellikle sesli kitapta güç olduğunu anlatıyor.
Zor metinlerle uğraşırken arada bir geriye dönmek önemli. Sadece geriye dönmek de değil, bilgiyi hazmetmeye, depolamaya ve sınıflamaya yarayan küçük aralar vermek de elzem. Daniel’in bir lafı bana çok ilginç geldi: “Sayfa çevirmek bile bu küçük molayı sağlıyor.”
*.
Bunları arka arkaya dizince sesli kitaba da biraz haksızlık oluyor. Çünkü, dediğim gibi bu da başlı başına bir deneyim.
Öncelikle sesin kendisi… Bir hikâye, bir sesin içine yerleşebiliyor. Sonra siz de hikâyeyle birlikte o sesin içine yerleşiyorsunuz. Bir kitabı; bir kokuyla, bir dönemle, bir anıyla hatırladığınız gibi, bir sesle de hatırlayabiliyorsunuz.
Sonra sesin güzelliği… İyi bir ses, bir kitabı başka bir derinliğe ulaştırıyor; kitaba başka bir imkân getiriyor, eserin farklı özelliklerini vurguluyor. İyi seslendirme iyi diyalogları, iyi betimlemeleri, iyi analizleri daha da iyi kılıyor.
Hem dinlemek de çok güzel. Zahmetsizce, çabalamadan dinlemek, kendini hikâyenin akışına bırakmak güzel. Yürürken, bulaşık yıkarken hatta sadece boşluğa bakarken akıp gitmek…
İlla derinlerde mi dolaşalım her zaman, zihni bazen akışa bırakmak da iyidir.
Evet neticede dinlemek, sayfaları çevire çevire, bir ileri bir geri giderek okumanın asla yerini almayacaktır ama neden alsın ki? Ben bir metnin, bir hikâyenin bulduğu her imkânı kullanması gerektiği taraftarıyım.