Kendi ritminde ve havasında, özgün bir novella… Aslı Tohumcu’nun ‘Aç Koynunu, Ben Geldim’i su içer gibi rahat okunan bir masal. Birçok masalı birbirine bağlayan bir masal. Bursa’nın Kapalıçarşı’sından çıkan oyunbaz iki hançer, döne dolaşa, maceradan maceraya atlaya atlaya iki keskin ruhu, Mutlu ve Rüya’nın mırıl mırıl akıp giden hikâyelerini (ya da masallarını) birbirine bağlıyor.
Tohumcu’nun dili esprili ve oyuncu ama daha önemlisi rahat. Kitapta kendini çok ciddiye almayan, ağırlıksız bir anlatıcı var. Bu hafiflik, benim hoşuma gitti. İhsan Oktay Anar’ın, bir ölçüde Orhan Pamuk’un alanı gibi görülen sisli puslu ve gizemli masal dünyasına teklifsizce girmiş Tohumcu, sanki biraz orada yaşayıp, sanki ortamı o kadar da benimsemeyip, başka bir romana gitmek üzere çıkmış. Ama o hikâyelerde pek az gördüğümüz kadın bakışını da erkek yazarlara lazım olursa diye ardında bırakmış…
Az şey değil.
Kitaptan, Sevgililer Günü niyetine bir tadımlık…
Rüya aşkın erkekler için, kadınlar için olduğundan farklı tehlikeler içerdiğini anlamıştı bu tecrübenin sonunda. Mutlu da… Mutlu da, çok iyi bir hikâye anlatıcısı olsa bile, hikâyeleri yazmaya kalktığında labirentlerde kaybolmaktan kurtulamayacağını. Zaten yazmasına gerek yoktu, Rüya’nın kaybolması ya da üstüne atlaması için konuşmaya başlaması yetiyordu. Haritasını çıkarmayagerek duymadıkları, sadece onların kurabilecekleri bu muhabbet labirentinde kaybolmayı sürdürmek en iyisiydi onlar için.
Zaten aşk da… Neydi? Ha ha ha.
Ötekinin ağzında, iki dudağının arasında kaybolmak, ondan başkası tarafından bulunamamak…
Samanta Schweblin’in ‘Kentukiler’ini önceki postlarda yazmıştım. Gözetleme ve gözetlenme konularını tartıştığım daha geniş çerçeveli bir yazıyı bu hafta sonu Gazete Duvar için yazdım. Tam da Almanya’da yaşayan Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han okuduğum zamanlardı; iyi denk geldi. Han, Schweblin’in bu kitabını okusa ne düşünür, merak ediyorum. Yazı aşağıda.
Mahrem nerede başlar nerede biter? Mahremiyetten yoksun alan zaman içinde ne kadar genişler? Kim, hiç tanımadığı birini 7/24 gözetlemek ister? Ya kim tanımadığı biri tarafından aralıksız gözetlenmek ister? Bunlar, insanın doğasıyla ilgili sorular ama dijital dünyamızda doğamıza da bir haller oluyor, işler çetrefilleşiyor. Bu yeni doğayı anlamak için bir Arjantinli ve bir Güney Koreli yazardan konuşalım…
1.
Bir peluş oyuncak satın aldığınızı düşünün. Sevimli bir tavşan veya panda. Belki gizemli görünüşlü bir karga. Hatta bir ejderha… Bir fark, bu oyuncağın tekerlekleri var. Bir de şarj istasyonuna bağlanmasını sağlayan elektrik aksamı. Daha büyük bir fark: Bu zaten bir oyuncak değil. Size bakan gözlerin arkasında bir kamera duruyor. 7/24 sizi izleyebilen, wireless üzerinden dijital ağa bağlanan bir kamera. O peluş oyuncağın içinde, kameranın arkasında sizi izleyen biri var. Ama kim?
Bir kart satın aldığınızı düşünün. Bir bağlantı kartı. Kartın üzerinde bir şifre var; bilgisayarınızın başına geçiyorsunuz ve o şifreyle bağlantınızı aktif hale getiriyorsunuz. Dünyanın bir ucundaki bir evde, şarj istasyonunda bekleyen bir peluş hayvanı uyandırıyorsunuz. Kamera açılıyor. Etrafınızı görüyorsunuz. Kendinizi bir anda Roma’da, Dubai’de, Buenos Aires’de buluyorsunuz; bir evde ya da bir dükkânda, dağ başında ya da bir plajda, artık bahtınıza ne çıkarsa. Orası sizin yeni eviniz. Bilgisayar üzerinden tekerleklerinizi hareketlendirip bu yabancı mekânda dolaşmaya başlıyorsunuz. ‘Sahibinizle’ tanışıyorsunuz. Bir genç kadın, yaşlı bir adam, bir çocuk… Hepsi birer piyango. Sistem, bağlantı kartı satın alanlarla kameralı peluş hayvan satın alanları birbirleriyle rastgele eşleştiriyor. Bir şifre satın almış olanlar, bağlantılarını aktif hale getirince, oyun başlıyor.
Nasıl bir oyun? Bir gözleme ve gözetlenme oyunu. Buna ne kadar oyun denebilirse… Şifre satın alanlar, dünyanın bir ucundaki peluş oyuncağın gözleriyle, bir başkasının hayatına dahil oluyorlar. O bir başkasının izin verdiği ölçüde, bu yabancı hayatı gözetliyorlar. Bir tür ev hayvanı haline geliyorlar. Her şeyi gören, her şeye şahit olan, sevilen, kendisiyle sohbet edilen bir ev hayvanı. Oyunun bir tarafı… Diğer tarafta, peluş oyuncak sahipleri de kendilerine bir arkadaş edinmiş oluyor. Bir hayvan görüntüsünde, duyguları ve karakteri olan, beslenmek bakılmak zorunda olmayan ve dünyanın bir ucundaki kimliği belirsiz bir insan tarafından kontrol edilen, biraz tuhaf, sıradışı bir arkadaş. İzin verilen ölçüde her şeyi gözetleyebilen bir arkadaş…
2.
Nedir o iznin, o ölçünün sınırları? Mahrem nerede başlar nerede biter? Zaman içinde bu alan ne kadar genişler? İşler nereye kadar gider? Kim, hiç tanımadığı birini bu denli gözetlemek ister? Ya kim tanımadığı birini, hayatına bu ölçüde sokar?
Arjantinli yazar Samanta Schweblin, tüm bu soruları, “Kentukiler” isimli romanında, çok akıllı, iyi yazılmış, iyi düşünülmüş bir kurguyla cevaplıyor. Beş yıl önce yazılmış bu roman, bu sene dilimizde de yayımlandı [Can Yayınları, Çeviri: Saliha Nilüfer]. Türkçede başka kitapları (Ağızdaki Kuşlar, Kurtarma Mesafesi, Yedi Boş Ev) olmakla birlikte Schweblin, benim henüz okumadığım bir yazardı. Bu kitabın ardından, diğer eserlerini de okumaya talibim. Schweblin belli ki sadece iyi bir yazar değil, zamanın ruhundan da anlıyor. Bu tür bir roman ancak böyle bir bileşimden doğar.
Romana ismini veren “Kentukiler”, yukarıda bahsettiğim peluş oyuncakların, dahası bütün sistemin ismi. Romanın evreninde bir Kentuki çılgınlığı yaşanıyor. İnsanlar, bu ‘oyuncaklara’ ya da bağlantı kartlarına sahip olmak için büyük paralar harcıyorlar. Kimileri gözetlemek, kimileri gözetlenmek istiyor. Kimileri ev hayvanı-insan ilişkisinden çıkmak, kimisi mahremin sınırlarını genişletmek, kimisi özgür kalmak, kimisi eziyet etmek istiyor. Binlerce, milyonlarca kombinasyon var.
Romanın dışında, okurların zihninde de sürüp giden; okuyan herkese, “ben olsam ne yapardım, bu eşleşmede hangi rolü oynardım” sorusunu sorduran bir kurgu bu. İnandırıcı. Sadece iyi yazıldığı için inandırıcı değil; teknolojik açıdan mümkün olduğu için de inandırıcı. Yazar Schweblin düpedüz teknolojik bir buluş yapmış, hatta belki Pandora’nın kutusunu açmış. Bu teknolojinin şu an hayatımızda olmaması için bir sebep yok. Öncülleri zaten yanı başımızda. Yazarın kendi ifadesiyle, “WhatsApp, Twitter, Facebook ve akıllı telefonların karışımı bir fikir” bu. Şu anda Silikon Vadisi’nde birilerinin üzerine çalışıyor olabileceği bir fikir. İlginç ve potansiyelli olmakla birlikte, hayatımızın orta yerine bomba gibi de düşebilecek bir fikir…
3.
Schweblin, kitap üzerine Guardian’a verdiği röportajda, sanatta ve edebiyatta teknolojinin genellikle karanlık yanlarının resmedildiğini, halbuki onun aslında nötr olduğunu anlatıyor. “Teknoloji sadece bilgisayarlar ve wifiden ibaret değil: Radyo, tekerlek ve kitaplar da teknoloji. Her birinin iyi ve kötü tarafları var, bu, daha çok bize dayanıyor.”
Doğru, mesele dönüyor dolaşıyor bize dayanıyor. Her şeyin müsebbibi biziz. Mutlu olmak, özgür hissetmek istiyoruz; teknolojiyi en çok bu amaçlarla kullanıyoruz.
Ama kabul görmek, güç edinmek, zenginleşmek, üstün olmak ve hükmetmek de istiyoruz. Teknolojiyi bu amaçlarla da kullanıyoruz. Dahası, bunu bizim adımıza kullanacak, hatta daha iyi ve daha yerinde kullanacak, otomatikleştirecek, güçlüyü hep güçlü, zengini hep zengin, güçsüzü hep güçsüz kılacak, demek ki hâkim sınıf lehine bir statüko kuracak sistemler üreten de biziz. Teknoloji daha çok böyle kullanılıyor. Burada ‘biz’in anlamı giderek daralıyor; ‘insan’dan çıkıp bir ‘zümre’de sabitleniyor. İşte bu zümrenin hâkimiyetini kabul eden, teknolojinin, gücün tüm imkânlarını o zümreye teslim eden de biziz.
Sözgelimi, bugünün dünyasında, birazcık mutlu ve belki de özgür olmak uğruna, tüm verilerimizi, hayatlarımızı orta yere saçan, bu şekilde adına ‘sistem’ dediğimiz o neoliberal yaratığı, kendi canımızla besleyen de biziz. Gözleyen ve gözetleyen, koca bir dijital panoptikon kurarak kimilerine had bildiren, kimilerine sınır çizen, kimilerini linçleyen de biziz. Karanlık tarafa geçmekten çekinmeyen, geçince dur durak bilmeyen de biziz.
Schweblin’in yazdığı bizim hikâyemiz. “Kentukiler”, birazcık olsun sevme ve sevilme, birazcık olsun bir yenilik yaşama, birazcık olsun yalnızlıktan kurtulma, birazcık özgür hissetme ihtiyacından yola çıkıyor; sonra çok hızla, hem de müthiş bir hızla, daha ilk sayfadan karanlık tarafa ulaşıyor. Bizim hızımız bu işte.
Bazen sevdiğiniz kitapları, yakınlarınız da okusun isterseniz. “Okusun da tartışalım, üzerine konuşalım” dersiniz… Bir yakınım değil ama bu kitabı Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han okusun isterdim. Okusun da üstüne yazsın… Tesadüf, Kentukiler’den hemen önce Han’ın “Psikopolitika” isimli kitabını okumuştum [Psikopolitika – Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, Metis, 2019, Çeviri: Haluk Barışcan]. Schweblin’in kitabının bu eserle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Berlin’de yaşayan yazar ve kültür kuramcısı Byung-Chul Han, orada, gözetleme ve gözetlenme meselesinin, yeni bir neoliberal iktidar tekniği olduğundan bahsediyordu. Çaktırmadan, sanki özgürmüş gibi hissettirerek, zorlamadan, kişiyi kendi rızasıyla boyunduruk altına alan, psikopolitik bir teknik… Bir dijital panoptikon.
“Neoliberal rejimin iktidar tekniği ince bir biçim almıştır. Doğrudan bireyi ele geçirmez. Daha ziyade bireyin kendiliğinden, tahakküm bağlamını kendi içine yansıtacak ve bunu özgürlük olarak yorumlayacak şekilde kendine etki etmesini sağlar. Kendini optimize etme ve boyunduruk altına girme, özgürlük ve sömürü bu noktada aynı şey haline gelir. (…) Dijital panoptikon, sakinlerinin kendilerini gönüllü olarak sergilemesinden yararlanır. Kendini sömürme ve kendini ışıklandırma da aynı mantığı izler. Her seferinde özgürlük sömürülür. Dijital panoptikonda enformasyonu irademiz dışında elimizden alan bir Big Brother bulunmaz. Kendimizi kendi isteğimizle sergiler, hatta çıplaklaştırırız.”
Rızamız var neticede. Bu gönüllülüğe mutlu olmak için giriyoruz, özgür hissetmek için. Biri olmak, sevmek, sevilmek, kabul görmek… Bu kadar like’ın, fav’ın, RT’nin, post’un geldiği yer de gittiği yer de aynı. Bir tür ihtiyaç evreni. Bir dijital ihtiyaç evreni. Ama bunca rt’yle, fav’la, like’la, o dijital dünya giderek büyüyor, gerçek dünyanın üzerini örtüyor.
Byung-Chul Han’ın kitabında, sanki bunlarla ilgili değilmiş gibi duran çok vurucu bir bölüm var. Halbuki tam da bu konuyla ilgili:
“ (…) Özgür olmak (Frei-sein) köken olarak dostlar arasında olmak (bei Freunden sein) anlamına gelir. Özgürlük (Freiheit) ve arkadaş (Freund) Hint-Avrupa dil ailesinde aynı köke sahiptir. Özgürlük aslında bir ilişki kelimesidir (Beziehungswort). İnsan kendini ancak iyi bir ilişkide, diğer insanlarla mutlu bir birliktelik içinde gerçekten özgür hisseder. Neoliberal rejimin yönelmiş olduğu tümden tekilleşme bizi gerçekten özgür kılmaz.”
Dijital hayattaki Kentukiler çoğaldıkça, gerçek hayattaki dostlar azalıyor. Nazım Hikmet, şiirinde ne güzel söyler: “Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!”
İlk defa okuduğum bir yazar. Arjantinli Samanta Schweblin. Bir başka kitabı, Kurtarma Mesafesi çok övülmüştü ama ben arkadaşımın kitaplığında Kentukiler’e rastladım. O da henüz okumamıştı, o yüzden tavsiye edecek durumda değildi ama bana itiraz edebilecek durumda da değildi. Kentukiler’e el koydum.
Bu blogda, bir kitabı henüz okurken de yazıyorum. Kitabın üstüne düşünmek, yazarak düşünmek için yazıyorum. 200 küsur sayfalık Kentukiler’i yarıladım sayılır. İlk notum şu: Schweblin sahiden iyi yazar.
Bir defa, kitabında bir buluş var. Kitaba ismini veren “Kentukiler”, teknokapitalizmin rüyalarını süsleyebilecek (hatta birgün gerçek de olabilecek) bir buluş. Birileri evlerine pelüş hayvan boyutlarında ama tekerlekli, içlerinde birer kamera olan ve internet üzerinden bilgisayara bağlanan oyuncaklar alıyor; birileri de bu oyuncakları kendi evinden yönetmeye talip oluyor. Bir piyango. Arjantin’de evinde oturan yaşlı bir kadın, Almanya’daki bir genç kızın evinin içinde bir pelüş oyuncak olarak dolaşabiliyor; onun hayatına ortak olabiliyor. Sistem bu ikilileri birbirine rastgele eşliyor. Binlerce milyonlarca kombinasyon… Birbirine dolanan hayatlar. Schweblin sessiz sedasız büyük bir buluş yapmış. Paralel evrende bugün de yaşanabilecek bir billimkurguya imza atmış. Yaşamlarımıza o kadar yakın ki, bilimkurgu da değil, muhtemel bir kurgu. Kurguların içinde bir kurgu. Bugünün kurgusu.
İkincisi, daha önemli. İyi de yazıyor Schweblin. Hikâyesini düğüm düğüm, sayfa sayfa ve gayet ekonomik biçimde geliştiriyor. Buluştan da önemli.
Kentukiler’e sonra yine devam ederiz…
PS. Çeviri Saliha Nilüfer’in. Çok da temiz bir çeviri kanımca.
İleride İskoç yazar Ali Smith hakkında daha fazla yazacağım. Geçen sene bir yazımda kullandığım alıntıyla başlayayım. Alıntı sanırım Türkçede henüz yayımlanmamış Autumn [Sonbahar] isimli kitaptan. Çeviri benim. Mesele ise, Brexit sonrası Birleşik Krallık’ı anlatıyor görünse de aslında hepimizin… En çok da bizim memleketin.
Memleketin dört bir yanında mutsuzluk ve neşe kol geziyordu. (…) Memleketin dört bir yanında, insanlar yanlış bir şey yaşandığını hissetti. Memleketin dört bir yanında insanlar doğru bir şey yaşandığını hissetti. Memleketin dört bir yanında insanlar tümden kaybettiklerini düşündü. Memleketin dört bir yanında insanlar tümden kazandıklarını düşündü. Memleketin dört bir yanında insanlar kendilerinin doğruyu diğerlerinin yanlışı yaptıklarını düşündü. Memleketin dört bir yanında insanlar Google’a ‘AB nedir’ diye sordu. Memleketin dört bir yanında insanlar Google’da ‘İskoçya’ya taşınma’yı aradı. Memleketin dört bir yanında insanlar, Google’a ‘İrlanda pasaport başvurusu’ diye yazdı. Memleketin dört bir yanında insanlar birbirine küfretti. Memleketin dört bir yanında insanlar kendini güvensiz hissetti. Memleketin dört bir yanında insanlar katıla katıla güldü. Memleketin dört bir yanında insanlar meşru kılındıklarını fark etti. Memleketin dört bir yanında insanlar birini kaybetmiş gibi üzüldü ve şoka girdi. Memleketin dört bir yanında insanlar kendilerini erdemli gördü. Memleketin dört bir yanında insanların midesi bulandı. Memleketin dört bir yanında insanlar tarihin yükünü omuzlarında buldu. Memleketin dört bir yanında insanlar tarihin hiçbir anlama gelmediğini düşündü. Memleketin dört bir yanında insanlar kendilerinin hiçbir anlamı yokmuş gibi hissetti. Memleketin dört bir yanında insanlar umutlarını memlekete iliştirdi. Memleketin dört bir yanında, insanlar yağmurun altında bayrak salladı. Memleketin dört bir yanında insanlar duvarlara gamalı haç çizdi. Memleketin dört bir yanında insanlar başka insanları tehdit etti. Memleketin dört bir yanında insanlar başka insanlardan gitmelerini talep etti. Memleketin dört bir yanında medya delirmişti. Memleketin dört bir yanında siyasetçiler yalan söyledi. Memleketin dört bir yanında siyasetçiler etkisiz hale geldi. Memleketin dört bir yanında siyasetçiler kayıplara karıştı. Memleketin dört bir yanında verilen sözler kayıplara karıştı. Memleketin dört bir yanında paralar kayıplara karıştı. Memleketin dört bir yanında esas iş gören sosyal medyaydı. Memleketin dört bir yanında işler giderek sevimsizleşti. Memleketin dört bir yanında kimse bunlardan bahsetmedi. Memleketin dört bir yanında kimse başka şeylerden bahsetmedi. Memleketin dört bir yanında ırkçı öfke genelleşti. Memleketin dört bir yanında insanlar esasında göçmenlere karşı olmadıklarını söyledi. Memleketin dört bir yanında insanlar esas meselenin kontrol olduğunu dile getirdi. Memleketin dört bir yanında her şey bir gecede değişti. Memleketin dört bir yanında zenginler ve yoksulların durumu hiç değişmedi. Memleketin dört bir yanında insanların çok az bir yüzdesi çoğunluğun sırtından geçinmeye devam etti. Memleketin dört bir yanında para bitti para bitti para bitti.”
Michael Chabon‘un The Yiddish Policemen’s Union isimli kitabından daha geçen bahsetmiştim. Bitimsiz bir kış ortamında, Alaska’da, aylar süren karanlıkta geçen bir dedektiflik hikâyesi…. HBO dizisi True Dedective‘in Night Country [Gece Ülkesi] isimli yeni sezonu da Alaska kışında geçiyor. Karanlıkta bir dedektiflik hikâyesi… Yiddish Policemen’s Union, zamanında Coen kardeşler tarafından filme alınacakmış ama nedense vazgeçmişler; çekselerdi True Dedective’le benzer bir atmosferde geçecekti.
Bu arada dizinin ilk bölümünü seyrettim, pek beğendim.