muhabbet labirenti

Kendi ritminde ve havasında, özgün bir novella… Aslı Tohumcu’nun ‘Aç Koynunu, Ben Geldim’i su içer gibi rahat okunan bir masal. Birçok masalı birbirine bağlayan bir masal. Bursa’nın Kapalıçarşı’sından çıkan oyunbaz iki hançer, döne dolaşa, maceradan maceraya atlaya atlaya iki keskin ruhu, Mutlu ve Rüya’nın mırıl mırıl akıp giden hikâyelerini (ya da masallarını) birbirine bağlıyor. 

Tohumcu’nun dili esprili ve oyuncu ama daha önemlisi rahat. Kitapta kendini çok ciddiye almayan, ağırlıksız bir anlatıcı var. Bu hafiflik, benim hoşuma gitti. İhsan Oktay Anar’ın, bir ölçüde Orhan Pamuk’un alanı gibi görülen sisli puslu ve gizemli masal dünyasına teklifsizce girmiş Tohumcu, sanki biraz orada yaşayıp, sanki ortamı o kadar da benimsemeyip, başka bir romana gitmek üzere çıkmış. Ama o hikâyelerde pek az gördüğümüz kadın bakışını da erkek yazarlara lazım olursa diye ardında bırakmış… 

Az şey değil. 

Kitaptan, Sevgililer Günü niyetine bir tadımlık… 

Rüya aşkın erkekler için, kadınlar için olduğundan farklı tehlikeler içerdiğini anlamıştı bu tecrübenin sonunda. Mutlu da… Mutlu da, çok iyi bir hikâye anlatıcısı olsa bile, hikâyeleri yazmaya kalktığında labirentlerde kaybolmaktan kurtulamayacağını. Zaten yazmasına gerek yoktu, Rüya’nın kaybolması ya da üstüne atlaması için konuşmaya başlaması yetiyordu. Haritasını çıkarmaya gerek duymadıkları, sadece onların kurabilecekleri bu muhabbet labirentinde kaybolmayı sürdürmek en iyisiydi onlar için. 

Zaten aşk da… Neydi? Ha ha ha. 

Ötekinin ağzında, iki dudağının arasında kaybolmak, ondan başkası tarafından bulunamamak…

başka birinin hayatında anonim olmak

Samanta Schweblin ve Kentukiler’e dair burada bir yazı daha yazacaktım ama okudukça işler büyüdü; bu Pazar için Gazete Duvar’a yazdım. İleride buraya da alırım.

Romandan çok güzel bir soru:

Resim: Midjourney

kitapların hiç gelmeyen sonu üzerine – I

Gazete Duvar’da 2 Temmuz 2023’te yayımlanan “Bir Zamane Sorusu: Kitabı Dinlemek Okumanın Yerini Tutar mı” başlıklı makaleden…

1894 yılında, Amerikan Scribner’s dergisinde “Kitapların Sonu” başlıklı bir makale yayımlandı. Fütüristik makale, yakın gelecekte birtakım taşınabilir fonografik aletlerin çıkacağını ve insanların, kulaklarına tüplerle bağlanan bu aletler vasıtasıyla kitapları artık “dinleyeceğini” öngörüyordu. Makalede dönemin veya geleceğin yazarları için bir bilgilendirme de yer alıyordu. “Ses ahengi konusunda yetersiz olan ve güzel seslendirme yapamayacak yazarlar, işlerini pazarlamak için aktörlerin ve şarkıcıların hizmetinden yararlanabilir.”

Makalenin öngördüğü gelecek hızlı gelmedi. “Sesli kitaplar” uzun süre geliştirilmedi. “The Untold Story of the Talking Book” (Konuşan Kitabın Anlatılmamış Hikâyesi) isimli eserinde kitap seslendirmenin tarihini yazan Britanyalı akademisyen Matthew Rubery’nin anlattığı üzere, ABD’de 1930’lu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı’nda gözlerini kaybetmiş askerler için kayıtlar oluşturulmaya başlanana dek sesli kitaplar ancak birisi birisine okursa var olabildi. Kulağa sokulan tüpler kısmına da ancak çok sonra geldiğimizi zaten biliyorsunuz.

Ama oraya bir şekilde geldik…

Şimdi dinleme çağındayız. Kulağa tüpler sokmadan, üzerimizde akıllı telefon dışında bir alet taşımadan da dinliyoruz artık. Müzik dinliyoruz. Podcast dinliyoruz. 

Kitap da dinliyoruz. Bugünün işi değil; dışarıda uzun süredir, seksenlerden, kaset çağından beri kitap dinleniyor, kitaplar seslendiriliyor ama bugün internet, streaming ve abonelikler çağında iş artık başka yere gitti. Artık neredeyse her kitabın bir de sesli versiyonu var; bu versiyonu yayımlayan platformlar var; piyasaya girmeye hazırlanan bir dolu aktör var. 

1894’teki makalenin öngörüsü tutmadı; kitaplar -neyse ki- ölmedi; bilakis önüne çıkan her yeniliğe kafa tuttu. Kitaplar radyoya yenilmedi, televizyona yenilmedi. İnternete de yenilmiyorlar. 

Ama bu süreçte, özellikle de iki binli yıllarda dikkate değer bir şey oldu: Okuma deneyimi farklılaştı. Alışkanlıklar çeşitlendi. Kitabı farklı mecralardan “okumaya” başladık; hayatımıza elektronik kitaplar girdi. 

Ve ses… Hikâyeler, romanlar, şiirler, siyasi araştırmalar, bilim, tarih çalışmaları kulaklarımıza dolmaya başladı. 

Peki hayat bu istikamette mi akacak? Kitap, kendi başına bir sihir. Kâğıt, mürekkep ve tutkaldan imal edilmiş bir sihir… Ses, bu sihrin yerini alır mı? Alabilir mi? 

Resimler: Midjourney

kitabın kapağı kargoda hasar görmüş, bir yıldız

Bir ufak dert yanma post’u…

Malum, alışveriş yapma biçimimiz değişiyor. Artık hemen her şeyi internetten alıyoruz. Daha iyisi, “internetten de alıyoruz” diyeyim. Alışveriş siteleri bize aldığımız ürünleri yorumlama imkânı da veriyor. Eh, güzel. Birçok açıdan gerekli. Kimine daha az kimine daha çok gerekli.

Alışveriş sitelerinden artık kitap da alıyoruz. Amazon’un ve Türkiye’de Idefix’in serencamını düşününce, kitapları internetten öteden beri aldığımızı da hesaba katmak lazım. Ama alışveriş sitelerinde ürünü yorumlama kervanına kitaplar son birkaç yıldır katılıyor.

Bazı yorumlar güzel, özenli. Kimisi kitabı övüyor, kimisi yerin dibine geçiriyor ama neticede bir değerlendirme yapıyor.

Bir de kargo yorumları var. Bunlar giderek çoğalıyor. Notlar kargonun kalitesine göre veriliyor. Mesela sizin aylar yıllar boyu uğraştığınız bir kitaba, “kargo kötü”, “geç geldi”, ” kapak hasar görmüş” diyerek bir yıldızı basıyorlar. O bir yıldız orada ilelebet kalıyor. Tersi de geçerli; bunun iyi kargolu, beş yıldızlı versiyonları da var. Her halükarda bu yıldızları kitap alırken değerlendiren insanlar var. Sonuçta yıldızlar da bunun için var.

Ama ne alakası var?

Sizin emeğinizle kargocunun emeğinin ne alakası var?B

Bildiğimiz, anladığımız ne varsa günbegün anlamını kaybediyor. İçimiz boşalıyor.