George Simenon, edebi olan her şeyi buduyormuş. Bu aklı da Colette’ten almış.
Silentium post clamores – Gürültüden sonra sessizlik gelir
Kurt Kanunu okurken ‘fetbaz’ kelimesi için de nihayet sözlük açtım. ‘Kurnaz’a yakın, TDK “Ben söylemem” diyor ama. Bir de ‘fent’ var. Bunu söylüyor ama TDK. “Düzen, hile” imiş. Kadının fendi erkeği yendi…
Geçen senenin bir Der Spiegel’inden… O sırada taze Nobelli ve Norveçli yazar Jon Fosse ile konuşmuşlar.
SPIEGEL: Yazdıklarınızın okuyucular veya tiyatro izleyicileri üzerindeki etkileri sizi ilgilendiriyor mu?
Fosse: Hiç ilgilendirmiyor. Yazılarımın bir amacı yok. Bir şeyler yaratmak isteyen biri, edebiyat yapmamalı. Bu bir sanat değildir, en azından benim için değil. Ben sadece dinlerim ve mümkün olan en iyi ve dürüst şekilde yazmaya çalışırım.
SPIEGEL: Dinlediğiniz şey nedir?
Fosse: İçimde başka birinin varlığını hissederim. Bir yazar olarak benim işim onu dinlemektir. Her eser, her kitap kendi evrenine sahiptir. Kendi kurallarını ve koşullarını oluşturur. Ben kendimi ifade etmek için değil, kendimden uzaklaşmak için yazarım
SPIEGEL: Birkaç yıl önce Katolik Kilisesi’ne katıldınız. Yazarken dinlediğiniz şey Tanrı olabilir mi?
Fosse: Tanrı kelimesini kullanmamayı tercih ediyorum. Ama umuyorum ki bu, iyi bir güçtür.
Bir Sabahattin Ali öyküsünde sarsılarak ilerleyen bir kamyon. Rakı içen, oynayan, ölen, cesedi bir kağnının arkasına karga tulumba yatırılarak götürülen bir kadın.
Sabahattin Ali, büyük şeyleri ne kadar küçük küçük anlatıyor. Bir ressam olsaydı, fırçasını çok savurmadan kullanırdı. Kendi ölümü de bir Sabahattin Ali öyküsü. Kendisi de orada yaşayıp ölmüş.