Kendi ritminde ve havasında, özgün bir novella… Aslı Tohumcu’nun ‘Aç Koynunu, Ben Geldim’i su içer gibi rahat okunan bir masal. Birçok masalı birbirine bağlayan bir masal. Bursa’nın Kapalıçarşı’sından çıkan oyunbaz iki hançer, döne dolaşa, maceradan maceraya atlaya atlaya iki keskin ruhu, Mutlu ve Rüya’nın mırıl mırıl akıp giden hikâyelerini (ya da masallarını) birbirine bağlıyor.
Tohumcu’nun dili esprili ve oyuncu ama daha önemlisi rahat. Kitapta kendini çok ciddiye almayan, ağırlıksız bir anlatıcı var. Bu hafiflik, benim hoşuma gitti. İhsan Oktay Anar’ın, bir ölçüde Orhan Pamuk’un alanı gibi görülen sisli puslu ve gizemli masal dünyasına teklifsizce girmiş Tohumcu, sanki biraz orada yaşayıp, sanki ortamı o kadar da benimsemeyip, başka bir romana gitmek üzere çıkmış. Ama o hikâyelerde pek az gördüğümüz kadın bakışını da erkek yazarlara lazım olursa diye ardında bırakmış…
Az şey değil.
Kitaptan, Sevgililer Günü niyetine bir tadımlık…
Rüya aşkın erkekler için, kadınlar için olduğundan farklı tehlikeler içerdiğini anlamıştı bu tecrübenin sonunda. Mutlu da… Mutlu da, çok iyi bir hikâye anlatıcısı olsa bile, hikâyeleri yazmaya kalktığında labirentlerde kaybolmaktan kurtulamayacağını. Zaten yazmasına gerek yoktu, Rüya’nın kaybolması ya da üstüne atlaması için konuşmaya başlaması yetiyordu. Haritasını çıkarmayagerek duymadıkları, sadece onların kurabilecekleri bu muhabbet labirentinde kaybolmayı sürdürmek en iyisiydi onlar için.
Zaten aşk da… Neydi? Ha ha ha.
Ötekinin ağzında, iki dudağının arasında kaybolmak, ondan başkası tarafından bulunamamak…
Samanta Schweblin’in ‘Kentukiler’ini önceki postlarda yazmıştım. Gözetleme ve gözetlenme konularını tartıştığım daha geniş çerçeveli bir yazıyı bu hafta sonu Gazete Duvar için yazdım. Tam da Almanya’da yaşayan Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han okuduğum zamanlardı; iyi denk geldi. Han, Schweblin’in bu kitabını okusa ne düşünür, merak ediyorum. Yazı aşağıda.
Mahrem nerede başlar nerede biter? Mahremiyetten yoksun alan zaman içinde ne kadar genişler? Kim, hiç tanımadığı birini 7/24 gözetlemek ister? Ya kim tanımadığı biri tarafından aralıksız gözetlenmek ister? Bunlar, insanın doğasıyla ilgili sorular ama dijital dünyamızda doğamıza da bir haller oluyor, işler çetrefilleşiyor. Bu yeni doğayı anlamak için bir Arjantinli ve bir Güney Koreli yazardan konuşalım…
1.
Bir peluş oyuncak satın aldığınızı düşünün. Sevimli bir tavşan veya panda. Belki gizemli görünüşlü bir karga. Hatta bir ejderha… Bir fark, bu oyuncağın tekerlekleri var. Bir de şarj istasyonuna bağlanmasını sağlayan elektrik aksamı. Daha büyük bir fark: Bu zaten bir oyuncak değil. Size bakan gözlerin arkasında bir kamera duruyor. 7/24 sizi izleyebilen, wireless üzerinden dijital ağa bağlanan bir kamera. O peluş oyuncağın içinde, kameranın arkasında sizi izleyen biri var. Ama kim?
Bir kart satın aldığınızı düşünün. Bir bağlantı kartı. Kartın üzerinde bir şifre var; bilgisayarınızın başına geçiyorsunuz ve o şifreyle bağlantınızı aktif hale getiriyorsunuz. Dünyanın bir ucundaki bir evde, şarj istasyonunda bekleyen bir peluş hayvanı uyandırıyorsunuz. Kamera açılıyor. Etrafınızı görüyorsunuz. Kendinizi bir anda Roma’da, Dubai’de, Buenos Aires’de buluyorsunuz; bir evde ya da bir dükkânda, dağ başında ya da bir plajda, artık bahtınıza ne çıkarsa. Orası sizin yeni eviniz. Bilgisayar üzerinden tekerleklerinizi hareketlendirip bu yabancı mekânda dolaşmaya başlıyorsunuz. ‘Sahibinizle’ tanışıyorsunuz. Bir genç kadın, yaşlı bir adam, bir çocuk… Hepsi birer piyango. Sistem, bağlantı kartı satın alanlarla kameralı peluş hayvan satın alanları birbirleriyle rastgele eşleştiriyor. Bir şifre satın almış olanlar, bağlantılarını aktif hale getirince, oyun başlıyor.
Nasıl bir oyun? Bir gözleme ve gözetlenme oyunu. Buna ne kadar oyun denebilirse… Şifre satın alanlar, dünyanın bir ucundaki peluş oyuncağın gözleriyle, bir başkasının hayatına dahil oluyorlar. O bir başkasının izin verdiği ölçüde, bu yabancı hayatı gözetliyorlar. Bir tür ev hayvanı haline geliyorlar. Her şeyi gören, her şeye şahit olan, sevilen, kendisiyle sohbet edilen bir ev hayvanı. Oyunun bir tarafı… Diğer tarafta, peluş oyuncak sahipleri de kendilerine bir arkadaş edinmiş oluyor. Bir hayvan görüntüsünde, duyguları ve karakteri olan, beslenmek bakılmak zorunda olmayan ve dünyanın bir ucundaki kimliği belirsiz bir insan tarafından kontrol edilen, biraz tuhaf, sıradışı bir arkadaş. İzin verilen ölçüde her şeyi gözetleyebilen bir arkadaş…
2.
Nedir o iznin, o ölçünün sınırları? Mahrem nerede başlar nerede biter? Zaman içinde bu alan ne kadar genişler? İşler nereye kadar gider? Kim, hiç tanımadığı birini bu denli gözetlemek ister? Ya kim tanımadığı birini, hayatına bu ölçüde sokar?
Arjantinli yazar Samanta Schweblin, tüm bu soruları, “Kentukiler” isimli romanında, çok akıllı, iyi yazılmış, iyi düşünülmüş bir kurguyla cevaplıyor. Beş yıl önce yazılmış bu roman, bu sene dilimizde de yayımlandı [Can Yayınları, Çeviri: Saliha Nilüfer]. Türkçede başka kitapları (Ağızdaki Kuşlar, Kurtarma Mesafesi, Yedi Boş Ev) olmakla birlikte Schweblin, benim henüz okumadığım bir yazardı. Bu kitabın ardından, diğer eserlerini de okumaya talibim. Schweblin belli ki sadece iyi bir yazar değil, zamanın ruhundan da anlıyor. Bu tür bir roman ancak böyle bir bileşimden doğar.
Romana ismini veren “Kentukiler”, yukarıda bahsettiğim peluş oyuncakların, dahası bütün sistemin ismi. Romanın evreninde bir Kentuki çılgınlığı yaşanıyor. İnsanlar, bu ‘oyuncaklara’ ya da bağlantı kartlarına sahip olmak için büyük paralar harcıyorlar. Kimileri gözetlemek, kimileri gözetlenmek istiyor. Kimileri ev hayvanı-insan ilişkisinden çıkmak, kimisi mahremin sınırlarını genişletmek, kimisi özgür kalmak, kimisi eziyet etmek istiyor. Binlerce, milyonlarca kombinasyon var.
Romanın dışında, okurların zihninde de sürüp giden; okuyan herkese, “ben olsam ne yapardım, bu eşleşmede hangi rolü oynardım” sorusunu sorduran bir kurgu bu. İnandırıcı. Sadece iyi yazıldığı için inandırıcı değil; teknolojik açıdan mümkün olduğu için de inandırıcı. Yazar Schweblin düpedüz teknolojik bir buluş yapmış, hatta belki Pandora’nın kutusunu açmış. Bu teknolojinin şu an hayatımızda olmaması için bir sebep yok. Öncülleri zaten yanı başımızda. Yazarın kendi ifadesiyle, “WhatsApp, Twitter, Facebook ve akıllı telefonların karışımı bir fikir” bu. Şu anda Silikon Vadisi’nde birilerinin üzerine çalışıyor olabileceği bir fikir. İlginç ve potansiyelli olmakla birlikte, hayatımızın orta yerine bomba gibi de düşebilecek bir fikir…
3.
Schweblin, kitap üzerine Guardian’a verdiği röportajda, sanatta ve edebiyatta teknolojinin genellikle karanlık yanlarının resmedildiğini, halbuki onun aslında nötr olduğunu anlatıyor. “Teknoloji sadece bilgisayarlar ve wifiden ibaret değil: Radyo, tekerlek ve kitaplar da teknoloji. Her birinin iyi ve kötü tarafları var, bu, daha çok bize dayanıyor.”
Doğru, mesele dönüyor dolaşıyor bize dayanıyor. Her şeyin müsebbibi biziz. Mutlu olmak, özgür hissetmek istiyoruz; teknolojiyi en çok bu amaçlarla kullanıyoruz.
Ama kabul görmek, güç edinmek, zenginleşmek, üstün olmak ve hükmetmek de istiyoruz. Teknolojiyi bu amaçlarla da kullanıyoruz. Dahası, bunu bizim adımıza kullanacak, hatta daha iyi ve daha yerinde kullanacak, otomatikleştirecek, güçlüyü hep güçlü, zengini hep zengin, güçsüzü hep güçsüz kılacak, demek ki hâkim sınıf lehine bir statüko kuracak sistemler üreten de biziz. Teknoloji daha çok böyle kullanılıyor. Burada ‘biz’in anlamı giderek daralıyor; ‘insan’dan çıkıp bir ‘zümre’de sabitleniyor. İşte bu zümrenin hâkimiyetini kabul eden, teknolojinin, gücün tüm imkânlarını o zümreye teslim eden de biziz.
Sözgelimi, bugünün dünyasında, birazcık mutlu ve belki de özgür olmak uğruna, tüm verilerimizi, hayatlarımızı orta yere saçan, bu şekilde adına ‘sistem’ dediğimiz o neoliberal yaratığı, kendi canımızla besleyen de biziz. Gözleyen ve gözetleyen, koca bir dijital panoptikon kurarak kimilerine had bildiren, kimilerine sınır çizen, kimilerini linçleyen de biziz. Karanlık tarafa geçmekten çekinmeyen, geçince dur durak bilmeyen de biziz.
Schweblin’in yazdığı bizim hikâyemiz. “Kentukiler”, birazcık olsun sevme ve sevilme, birazcık olsun bir yenilik yaşama, birazcık olsun yalnızlıktan kurtulma, birazcık özgür hissetme ihtiyacından yola çıkıyor; sonra çok hızla, hem de müthiş bir hızla, daha ilk sayfadan karanlık tarafa ulaşıyor. Bizim hızımız bu işte.
Bazen sevdiğiniz kitapları, yakınlarınız da okusun isterseniz. “Okusun da tartışalım, üzerine konuşalım” dersiniz… Bir yakınım değil ama bu kitabı Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han okusun isterdim. Okusun da üstüne yazsın… Tesadüf, Kentukiler’den hemen önce Han’ın “Psikopolitika” isimli kitabını okumuştum [Psikopolitika – Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, Metis, 2019, Çeviri: Haluk Barışcan]. Schweblin’in kitabının bu eserle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Berlin’de yaşayan yazar ve kültür kuramcısı Byung-Chul Han, orada, gözetleme ve gözetlenme meselesinin, yeni bir neoliberal iktidar tekniği olduğundan bahsediyordu. Çaktırmadan, sanki özgürmüş gibi hissettirerek, zorlamadan, kişiyi kendi rızasıyla boyunduruk altına alan, psikopolitik bir teknik… Bir dijital panoptikon.
“Neoliberal rejimin iktidar tekniği ince bir biçim almıştır. Doğrudan bireyi ele geçirmez. Daha ziyade bireyin kendiliğinden, tahakküm bağlamını kendi içine yansıtacak ve bunu özgürlük olarak yorumlayacak şekilde kendine etki etmesini sağlar. Kendini optimize etme ve boyunduruk altına girme, özgürlük ve sömürü bu noktada aynı şey haline gelir. (…) Dijital panoptikon, sakinlerinin kendilerini gönüllü olarak sergilemesinden yararlanır. Kendini sömürme ve kendini ışıklandırma da aynı mantığı izler. Her seferinde özgürlük sömürülür. Dijital panoptikonda enformasyonu irademiz dışında elimizden alan bir Big Brother bulunmaz. Kendimizi kendi isteğimizle sergiler, hatta çıplaklaştırırız.”
Rızamız var neticede. Bu gönüllülüğe mutlu olmak için giriyoruz, özgür hissetmek için. Biri olmak, sevmek, sevilmek, kabul görmek… Bu kadar like’ın, fav’ın, RT’nin, post’un geldiği yer de gittiği yer de aynı. Bir tür ihtiyaç evreni. Bir dijital ihtiyaç evreni. Ama bunca rt’yle, fav’la, like’la, o dijital dünya giderek büyüyor, gerçek dünyanın üzerini örtüyor.
Byung-Chul Han’ın kitabında, sanki bunlarla ilgili değilmiş gibi duran çok vurucu bir bölüm var. Halbuki tam da bu konuyla ilgili:
“ (…) Özgür olmak (Frei-sein) köken olarak dostlar arasında olmak (bei Freunden sein) anlamına gelir. Özgürlük (Freiheit) ve arkadaş (Freund) Hint-Avrupa dil ailesinde aynı köke sahiptir. Özgürlük aslında bir ilişki kelimesidir (Beziehungswort). İnsan kendini ancak iyi bir ilişkide, diğer insanlarla mutlu bir birliktelik içinde gerçekten özgür hisseder. Neoliberal rejimin yönelmiş olduğu tümden tekilleşme bizi gerçekten özgür kılmaz.”
Dijital hayattaki Kentukiler çoğaldıkça, gerçek hayattaki dostlar azalıyor. Nazım Hikmet, şiirinde ne güzel söyler: “Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!”
Samanta Schweblin ve Kentukiler’e dair burada bir yazı daha yazacaktım ama okudukça işler büyüdü; bu Pazar için Gazete Duvar’a yazdım. İleride buraya da alırım.
Romandan çok güzel bir soru:
Alina, kentuki ‘olma’nın daha yoğun bir durum olduğunu geçirdi içinden. Herhangi bir kullanıcı açısından internet ağlarında tamamen anonim olmak azami özgürlük anlamına geldiğine göre -aynı zamanda imkânsız bir istekti bu- başka birinin hayatında anonim olmak acaba nasıl bir duyguydu? (Çeviri: Saliha Nilüfer)
Bu yazıyı kitabın her türlüsünü seven, gönlü esasen matbu kitapta olmakla birlikte sesli ve elektronik kitaba karşı da boş olmayan biri olarak yazıyorum. Hayatta en sevdiğim şeyler okumak ve yazmak, üstelik bunları olabildiğince geleneksel şekilde yapmak. Yani kâğıttan okumak ve kâğıda yazmak…
Ama bir de yürümeyi seviyorum. Yürürken “okuma” yani kitabı dinleme imkânı da bu yüzden bana çok cazip geliyor. Bir kitabı dinlemek ile okumak aynı deneyim sayılmaz tabii ama uygun kitaplar seçildiğinde (ki neyin uygun olduğu kişiye göre değişir) bana çok doyurucu gelen bir deneyim bu.
Bir defa, çok eski bir deneyimden bahsettiğimizi hatırda tutmak lazım. İlk defa ateşin başında oturup hikâyeler dinlememizin üzerinden bin yıllar geçti. Çocuklara kitap okuyoruz. Eskiden bazı fabrikalarda, küçük atölyelerde çalışanlara kitap okunurdu. Arkası yarınlar, radyo tiyatroları yaşı yetenlerin zaten hatırında. Bu tadı seviyoruz.
Ama şu da var. Bir kitabı dinlemek birçok kişiye yeterli gelmiyor. “Derin” okumaya izin vermediğini, bunun aslında “okuma” falan olmadığını söyleyenler çok. Not almıyorsunuz, altını çizemiyorsunuz, yeterince hatırda tutamıyorsunuz… Üstelik etrafta o kadar çok uyaran var ki, çok çabuk dağılıp gidiyorsunuz… Eleştiriler bu yönde ve hepsinin de haklı tarafları var.
Sevmeyen sevmiyor, yeterli bulmuyor. İrlandalı yazar Colm Toibin, bir defasında, bir kitabı okumak ile dinlemek arasındaki farkı maraton koşmakla maraton koşusunu televizyonda seyretmek arasındaki farka bile benzetmiş.
Uzun süre devam edecek, canlı bir tartışmanın ana hattı işte bu. Kitapları dinlemekle okumak eşdeğer midir?
Bu soruya cevap arayanlar oldu. Örneğin 2016’da ABD Pennsylvania’daki Bloomberg Üniversitesi’nden Beth Rogowsky, bir eseri okumak ile dinlemek arasındaki farkları ölçmek için bir deney yaptı. İlgili çalışmada bir grup denek, Amerikalı yazar Laura Hillenbrand’ın 2. Dünya Savaşı hakkındaki kurgu-dışı eseri “Unbroken”ı sesli kitap versiyonundan dinlerken bir başka grup da eserin e-kitap versiyonunu okudu. Bir başka grup ise dinleme ve okuma işini aynı anda yaptı. Deneyin sonunda yapılan testte, dinleme, okuma ve hem dinleyip hem okuma arasında büyük farklar olmadığı görüldü. Terazinin bir kefesine e-kitabı koymak ne kadar doğru tartışılır; neticede öğrenme ve anlama açısından ekrandan okumak ile sayfadan okumak arasında ekran aleyhine farklar olduğunu gösteren çalışmalar da var.
Yani okumakla dinlemek maçına yedek oyuncuyla (e-kitap) değil esas oyuncuyla çıkılsaydı (matbu kitap), bu maç muhtemelen berabere sonuçlanmazdı.
*
“Raising Kids Who Read” (Okuyan Çocuklar Yetiştirmek) isimli kitabın yazarı, Virginia Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Daniel Willingham, Time dergisine verdiği demeçte, “Kitap okurken, olayların sıralaması önem arz eder; bir kitapta nerede olduğunuzu, nerede kaldığınızı bilmek, anlatıya nüfuz etmenize yardımcı olur” diyor.
Kitapta kaldığı yere bakmak, okurun en iyi bildiği eylemdir. Gözünüzle göreceksiniz. Parmaklarınız sayfaların üzerinde gezinecek. Kitabın ötesine berisine bir bakacaksınız. “Ne kadar kalmış” diye düşüneceksiniz. Her okumada hesaptan biraz daha düşeceksiniz. “Bu hızla” diyeceksiniz; “ben bunu üç günde deviririm.” Sevdiğimiz hesapçılıklar bunlar.
“Kaldığımız yer”, sesli kitapta da mevcut elbette. 20 saatlik bir kitabın üçüncü saatinin on altıncı dakikasında kalıyorsunuz örneğin. Yolculuğun ölçüsü değişiyor. Bölüm başlarında da kalabiliyorsunuz tabii ama o da bir şekilde dakika saat hesabının içinde. Aynı hesap, elektronik kitapta da var. Bir ölçü var. Çünkü ölçülebilirlik var… Bir kitabın yüzde 36’sına geliyorsunuz. Göz kararı değil, parmak hesabı değil, tıpı tıpına yüzdeli bir hesap… Elektronik okuyucu sizin okuma hızınızı ölçünce, yüzde kaçı kaç saatte okuyacağınızı da hesaplıyor. Birim zaman sizin hızınız. Hesabı siz kuruyorsunuz.
Yani rastlantısallık gidiyor, onun yerine bir kesinlik geliyor. Henüz tam olarak alışmadığımız ama belki ileride benimseyeceğimiz bir kesinlik.
Bu küçük hesaplardan daha önemli olan, okumanın esas bilimi. Willingham, “okurken yaptığımız göz hareketlerinin yüzde 10-15’i geriye doğrudur” diyor. “Bu çok çabuk olup biten bir harekettir ve bir cümleyi okuma sürecine zahmetsizce eklemlenir.”
Okumak, bir başladım bitirdim eylemi değil. Hatta gözlerin arada bir geriye takılması da değil. Okumak, karıştırmak, arada bir geriye gitmek, hatırlamak, kitabın diğer sayfalarıyla da bir sohbet içerisinde olmak demek. Sesli kitap formatı bu alışverişe pek uygun sayılmaz.
Çabuk dağılan zihinler meselesine gelince…
Zihnimiz, düşüncelerimiz olduğu yerde uzun süre durmuyor; dolaşmayı seviyorlar. Yine Time dergisine konuşan, James Madison Üniversitesi’nden David Daniel, bir kitabı dinlerken ya da okurken zihinlerimizin arada bir gezintiye çıktığını ve metne dönerken saniyeler, bazen dakikalar geçtiğini, zor metinlerde tekrar odaklanmanın özellikle sesli kitapta güç olduğunu anlatıyor.
Zor metinlerle uğraşırken arada bir geriye dönmek önemli. Sadece geriye dönmek de değil, bilgiyi hazmetmeye, depolamaya ve sınıflamaya yarayan küçük aralar vermek de elzem. Daniel’in bir lafı bana çok ilginç geldi: “Sayfa çevirmek bile bu küçük molayı sağlıyor.”
*.
Bunları arka arkaya dizince sesli kitaba da biraz haksızlık oluyor. Çünkü, dediğim gibi bu da başlı başına bir deneyim.
Öncelikle sesin kendisi… Bir hikâye, bir sesin içine yerleşebiliyor. Sonra siz de hikâyeyle birlikte o sesin içine yerleşiyorsunuz. Bir kitabı; bir kokuyla, bir dönemle, bir anıyla hatırladığınız gibi, bir sesle de hatırlayabiliyorsunuz.
Sonra sesin güzelliği… İyi bir ses, bir kitabı başka bir derinliğe ulaştırıyor; kitaba başka bir imkân getiriyor, eserin farklı özelliklerini vurguluyor. İyi seslendirme iyi diyalogları, iyi betimlemeleri, iyi analizleri daha da iyi kılıyor.
Hem dinlemek de çok güzel. Zahmetsizce, çabalamadan dinlemek, kendini hikâyenin akışına bırakmak güzel. Yürürken, bulaşık yıkarken hatta sadece boşluğa bakarken akıp gitmek…
İlla derinlerde mi dolaşalım her zaman, zihni bazen akışa bırakmak da iyidir.
Evet neticede dinlemek, sayfaları çevire çevire, bir ileri bir geri giderek okumanın asla yerini almayacaktır ama neden alsın ki? Ben bir metnin, bir hikâyenin bulduğu her imkânı kullanması gerektiği taraftarıyım.
İlk defa okuduğum bir yazar. Arjantinli Samanta Schweblin. Bir başka kitabı, Kurtarma Mesafesi çok övülmüştü ama ben arkadaşımın kitaplığında Kentukiler’e rastladım. O da henüz okumamıştı, o yüzden tavsiye edecek durumda değildi ama bana itiraz edebilecek durumda da değildi. Kentukiler’e el koydum.
Bu blogda, bir kitabı henüz okurken de yazıyorum. Kitabın üstüne düşünmek, yazarak düşünmek için yazıyorum. 200 küsur sayfalık Kentukiler’i yarıladım sayılır. İlk notum şu: Schweblin sahiden iyi yazar.
Bir defa, kitabında bir buluş var. Kitaba ismini veren “Kentukiler”, teknokapitalizmin rüyalarını süsleyebilecek (hatta birgün gerçek de olabilecek) bir buluş. Birileri evlerine pelüş hayvan boyutlarında ama tekerlekli, içlerinde birer kamera olan ve internet üzerinden bilgisayara bağlanan oyuncaklar alıyor; birileri de bu oyuncakları kendi evinden yönetmeye talip oluyor. Bir piyango. Arjantin’de evinde oturan yaşlı bir kadın, Almanya’daki bir genç kızın evinin içinde bir pelüş oyuncak olarak dolaşabiliyor; onun hayatına ortak olabiliyor. Sistem bu ikilileri birbirine rastgele eşliyor. Binlerce milyonlarca kombinasyon… Birbirine dolanan hayatlar. Schweblin sessiz sedasız büyük bir buluş yapmış. Paralel evrende bugün de yaşanabilecek bir billimkurguya imza atmış. Yaşamlarımıza o kadar yakın ki, bilimkurgu da değil, muhtemel bir kurgu. Kurguların içinde bir kurgu. Bugünün kurgusu.
İkincisi, daha önemli. İyi de yazıyor Schweblin. Hikâyesini düğüm düğüm, sayfa sayfa ve gayet ekonomik biçimde geliştiriyor. Buluştan da önemli.
Kentukiler’e sonra yine devam ederiz…
PS. Çeviri Saliha Nilüfer’in. Çok da temiz bir çeviri kanımca.