Bir Sabahattin Ali öyküsünde sarsılarak ilerleyen bir kamyon. Rakı içen, oynayan, ölen, cesedi bir kağnının arkasına karga tulumba yatırılarak götürülen bir kadın.
Sabahattin Ali, büyük şeyleri ne kadar küçük küçük anlatıyor. Bir ressam olsaydı, fırçasını çok savurmadan kullanırdı. Kendi ölümü de bir Sabahattin Ali öyküsü. Kendisi de orada yaşayıp ölmüş.
Kendi ritminde ve havasında, özgün bir novella… Aslı Tohumcu’nun ‘Aç Koynunu, Ben Geldim’i su içer gibi rahat okunan bir masal. Birçok masalı birbirine bağlayan bir masal. Bursa’nın Kapalıçarşı’sından çıkan oyunbaz iki hançer, döne dolaşa, maceradan maceraya atlaya atlaya iki keskin ruhu, Mutlu ve Rüya’nın mırıl mırıl akıp giden hikâyelerini (ya da masallarını) birbirine bağlıyor.
Tohumcu’nun dili esprili ve oyuncu ama daha önemlisi rahat. Kitapta kendini çok ciddiye almayan, ağırlıksız bir anlatıcı var. Bu hafiflik, benim hoşuma gitti. İhsan Oktay Anar’ın, bir ölçüde Orhan Pamuk’un alanı gibi görülen sisli puslu ve gizemli masal dünyasına teklifsizce girmiş Tohumcu, sanki biraz orada yaşayıp, sanki ortamı o kadar da benimsemeyip, başka bir romana gitmek üzere çıkmış. Ama o hikâyelerde pek az gördüğümüz kadın bakışını da erkek yazarlara lazım olursa diye ardında bırakmış…
Az şey değil.
Kitaptan, Sevgililer Günü niyetine bir tadımlık…
Rüya aşkın erkekler için, kadınlar için olduğundan farklı tehlikeler içerdiğini anlamıştı bu tecrübenin sonunda. Mutlu da… Mutlu da, çok iyi bir hikâye anlatıcısı olsa bile, hikâyeleri yazmaya kalktığında labirentlerde kaybolmaktan kurtulamayacağını. Zaten yazmasına gerek yoktu, Rüya’nın kaybolması ya da üstüne atlaması için konuşmaya başlaması yetiyordu. Haritasını çıkarmayagerek duymadıkları, sadece onların kurabilecekleri bu muhabbet labirentinde kaybolmayı sürdürmek en iyisiydi onlar için.
Zaten aşk da… Neydi? Ha ha ha.
Ötekinin ağzında, iki dudağının arasında kaybolmak, ondan başkası tarafından bulunamamak…