tiranlık tiranın peşinden gider

Sefiller’i okuyorum.

O kadar uzun ki, kapanıp okuyacak durumda değilim, her gün azar azar… Günlere fon oluyor bir yandan.

Victor Hugo baba elini korkak alıştırmamış tamam ama bu sayede herkesten, her şeyden bahsedebilmiş. Hem tarihçi hem felsefeci hem yazar…

Son okuduğum satırları, tarihin bazı insanlara görkemli bir yer verse bile, bunlar eğer tiransa, onları eninde sonunda tiran olarak anılmaya mahkum ettiği üzerine…

Bu aydınlık, yani tarih acımasızdır, aydınlığın kaynağı ve hatta kendisi olduğu için, parıltıları karanlığa gömmek gibi garip ve ilahi bir taraf vardır onda; aynı kişiden iki farklı hayalet yaratır ve bu hayaletlerden biri diğerine saldırır; sonuç itibarıyla zorbanın karanlıkları komutanın göz kamaştırıcılığıyla çarpışır. Böylece halkların nihai olarak değerlendirmesinde daha gerçek bir ölçüt ortaya çıkar. Yerle bir olan Babil İskender’in, zincire vurulan Roma Sezar’ın, katledilen Kudüs Titus’un yüceliklerine gölge düşürür. Tiranlık tiranın peşinden gider. Arkasında kendi silüetini taşıyan bir karanlık bırakmak, bir insan için felakettir.” (Sefiller, İş Bankası Yayınları, Çev: Volkan Yalçıntoklu)

Bin yıllardan bugüne getirmiş Hugo. Tiranlık tiranın peşinden gider…

sefiller’e başlarken

Victor Hugo’nun Sefiller’ini okumaya başladım. Yüzlerce sayfa, bakalım ne kadar sürecek? Bitecek mi?

Kitabı güya biliyorum, aslında bilmiyorum. Çocukken okudum. Gerçek hacminin onda biri bile tutmayan bir baskıdan. Cosette var, Jean Valjean var gümüş takımları çalan… Bir de bu meşhur çizim (Emile Bayard, 1862). Bu kadar. Filmleri de seyretmedim. Aklımda neredeyse hiçbir şey yok. İyi bir yandan…

Sanırım tüm gücümü tek kitaba verip okuyamayacağım ama istikrarlı şekilde okumak, okurken de hakkında yazmak istiyorum. Bakalım.