
V. S. Naipaul, ilk yazdıklarını (bir roman taslağı sanırım) birine göndermiş (Paris Review röportajında anlatıyor bunu, isim vermiyor). O kişi okuduklarının ‘çöp’ olduğunu söylemiş genç yazar adayına. Hırslanmış Naipaul, öfkelenmiş; öldürmek istemiş adamı. Ama içten içe, onun haklı olduğunu da biliyormuş. Hayatını yazmaya adamış çoktan, bununla geçimini kazanmayı düşlüyormuş ama işte bir şey çıkmıyormuş ortaya; çıkartamıyormuş. Olduramıyormuş. Yazdıklarını basmaya değer bulmuyorlarmış.
Buraya kadar sıradan bir hikâye. Genç yazar tırmalar, tırmalar, üzülür, kendini hırpalar… Sonra kendi sesini bulur.
Bana olağanüstü gelen Naipaul’ün ilk yazdıklarına çöp denmesi; onun da bunu kabul etmesi. Standartlar ne kadar yüksekmiş. Bugün yayımlanan ilk romanların çoğuna bir bakın, anlarsınız. Naipaul’ün çöpü kimbilir nasıl bir cevherdi.

Yazdıklarınızın birebir aynısını geçenlerde Sylvia Plath’ın Mary Ventura and the Ninth Kingdom’ı okurken düşündüm! Bu öykü Plath’ın henüz öğrenciyken yazdığı ilk eserlerindenmiş ve “iyi olmadığı” için yayımlatamamış. Sonraları başka öykülerden kitaplardan sonra, içeriği değiştirerek yayımlatabilmiş.. Bu ilk halinin baskısını okurken “bu sanki hepsinden de daha iyi” diye düşündüm ve standartlar ne kadar yüksekmiş de dedim… Haklısınız.
LikeLike