Türkiye, iyinin ve kötünün sürekli ama sürekli konuşulmasını gerektiren bir ülke. Bir açıdan zulüm bir açıdan konfor bu. Çünkü hep bir hiza arıyorsun, hep bir sorgulama içindesin. Kendine benzettiklerine bakıyorsun, neler demişler, neler yapmışlar, hep yeni sorular… İyi olsan da olamasan da, ahlaklı olsan da olamasan da hep bir idman… İyinin ve kötünün bahçesindeyiz hep. Bir gün belki uzaklaşacağız ama şu an oradayız.
Milan Kundera’yı yeniden okurken birçok not aldım; ara ara paylaşacağım.
Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile, özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş, gözlerden uzak sınavı) onun, merhametine bırakılmışlara davranışında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.
Danalardan biri Tereza ile dostluk kurmuştu. Duru büyük kahverengi gözlerini Tereza’ya diker bakardı. Tereza onu tanırdı. Marketa adını takmıştı ona. Bütün danalara ad takmak isterdi ama yapamıyordu. Çok dana vardı. Çok eskiden değil, kırk yıl kadar önce, köydeki bütün ineklerin adı varmış. (Ve eğer adı olmak, ruhu olmanın bir göstergesi ise hepsinin de ruhları varmış diyeceğim, Descartes’a inat.) Ama sonra köyler büyük birer ortaklaşmacı fabrikaya dönüştürülünce inekler bütün yaşamlarını ağılda kendilerine ayrılan birkaç metrekarelik bir alanda geçirmeye başlamışlardı. O günden sonra adları olmamış. Sadece birer machina animata olmuş çıkmışlar. Dünya Descartes’ı haklı çıkarmıştı. (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, İletişim Yayınları, çeviri: Fatih Özgüven)



