her kitap kendi evrenine sahiptir

Geçen senenin bir Der Spiegel’inden… O sırada taze Nobelli ve Norveçli yazar Jon Fosse ile konuşmuşlar.

SPIEGEL: Yazdıklarınızın okuyucular veya tiyatro izleyicileri üzerindeki etkileri sizi ilgilendiriyor mu?

Fosse: Hiç ilgilendirmiyor. Yazılarımın bir amacı yok. Bir şeyler yaratmak isteyen biri, edebiyat yapmamalı. Bu bir sanat değildir, en azından benim için değil. Ben sadece dinlerim ve mümkün olan en iyi ve dürüst şekilde yazmaya çalışırım.

SPIEGEL: Dinlediğiniz şey nedir?

Fosse: İçimde başka birinin varlığını hissederim. Bir yazar olarak benim işim onu dinlemektir. Her eser, her kitap kendi evrenine sahiptir. Kendi kurallarını ve koşullarını oluşturur. Ben kendimi ifade etmek için değil, kendimden uzaklaşmak için yazarım

SPIEGEL: Birkaç yıl önce Katolik Kilisesi’ne katıldınız. Yazarken dinlediğiniz şey Tanrı olabilir mi?

Fosse: Tanrı kelimesini kullanmamayı tercih ediyorum. Ama umuyorum ki bu, iyi bir güçtür.

Çeviri: ChatGPT.

ali

Bir Sabahattin Ali öyküsünde sarsılarak ilerleyen bir kamyon. Rakı içen, oynayan, ölen, cesedi bir kağnının arkasına karga tulumba yatırılarak götürülen bir kadın. 

Sabahattin Ali, büyük şeyleri ne kadar küçük küçük anlatıyor. Bir ressam olsaydı, fırçasını çok savurmadan kullanırdı. Kendi ölümü de bir Sabahattin Ali öyküsü. Kendisi de orada yaşayıp ölmüş. 

yeniköy’ün çınarları

Bir önceki post’ta geçen günlerde aramızdan ayrılan Mehmet Coral’ın son kitabı Yeniköy’ün Çınarları’ndan bahsetmiştim. Aşağıda da, otobiyografik tonlar içeren kitaptan bir alıntı var. Fotoğraf, Mehmet Coral’ın kendi kamerasından. Dört yıl evvel, bir Mayıs günü, “Yeniköy’ün çınarları bahar coşkusunda” notuyla yollamıştı bana. Şimdi bunlar hep anı…

Çınarlar eminim yine bahar coşkusundadır.

*

(‘Yeniköy’ün Çınarları’na ismini veren hikâyeden alıntı)

“Bir de tutkunu olduğum seher vakitleri vardır. Uykusuz bir baykuş olduğum için hep kalkar, dışarı çıkarım o zamanlar. Kimsecikler yoktur ortada. Kedilerle hoş beş edip, Avusturya Sefareti’nin önüne inerim. Sabahın sessizliğinde zaman ötesi bir titreşimsizlik vardır. Hiçbir şey kıpırdamaz. Havanın narin salınımı içinde sadece pek uzak mırıltılar gizlidir. Çınarların tepesinde gizlendiği yerden çıkan bir güvercin kanatlarıyla hafifçe döver havayı. Onu balık bulamamış bir martının yükselişi ve ince bir tramola ile tekrar deniz üzerine yaylanışı izler. Şehrin merkezine doğru akan Boğaz’ın suları üzerinde tülsü bir sis vardır. Aslında her şey aslına doğru akar gibidir. Bu sessizliği denizin içine kurdukları ağ ile küçük bir dalyan oluşturan balıkçıların sesi bozar.