kentukiler – sessiz sedasız bir buluş

İlk defa okuduğum bir yazar. Arjantinli Samanta Schweblin. Bir başka kitabı, Kurtarma Mesafesi çok övülmüştü ama ben arkadaşımın kitaplığında Kentukiler’e rastladım. O da henüz okumamıştı, o yüzden tavsiye edecek durumda değildi ama bana itiraz edebilecek durumda da değildi. Kentukiler’e el koydum. 

Bu blogda, bir kitabı henüz okurken de yazıyorum. Kitabın üstüne düşünmek, yazarak düşünmek için yazıyorum. 200 küsur sayfalık Kentukiler’i yarıladım sayılır. İlk notum şu: Schweblin sahiden iyi yazar. 

Bir defa, kitabında bir buluş var. Kitaba ismini veren “Kentukiler”, teknokapitalizmin rüyalarını süsleyebilecek (hatta birgün gerçek de olabilecek) bir buluş. Birileri evlerine pelüş hayvan boyutlarında ama tekerlekli, içlerinde birer kamera olan ve internet üzerinden bilgisayara bağlanan oyuncaklar alıyor; birileri de bu oyuncakları kendi evinden yönetmeye talip oluyor. Bir piyango. Arjantin’de evinde oturan yaşlı bir kadın, Almanya’daki bir genç kızın evinin içinde bir pelüş oyuncak olarak dolaşabiliyor; onun hayatına ortak olabiliyor. Sistem bu ikilileri birbirine rastgele eşliyor. Binlerce milyonlarca kombinasyon… Birbirine dolanan hayatlar. Schweblin sessiz sedasız büyük bir buluş yapmış. Paralel evrende bugün de yaşanabilecek bir billimkurguya imza atmış. Yaşamlarımıza o kadar yakın ki, bilimkurgu da değil, muhtemel bir kurgu. Kurguların içinde bir kurgu. Bugünün kurgusu. 

İkincisi, daha önemli. İyi de yazıyor Schweblin. Hikâyesini düğüm düğüm, sayfa sayfa ve gayet ekonomik biçimde geliştiriyor. Buluştan da önemli. 

Kentukiler’e sonra yine devam ederiz… 

PS. Çeviri Saliha Nilüfer’in. Çok da temiz bir çeviri kanımca. 

kitapların hiç gelmeyen sonu üzerine – I

Gazete Duvar’da 2 Temmuz 2023’te yayımlanan “Bir Zamane Sorusu: Kitabı Dinlemek Okumanın Yerini Tutar mı” başlıklı makaleden…

1894 yılında, Amerikan Scribner’s dergisinde “Kitapların Sonu” başlıklı bir makale yayımlandı. Fütüristik makale, yakın gelecekte birtakım taşınabilir fonografik aletlerin çıkacağını ve insanların, kulaklarına tüplerle bağlanan bu aletler vasıtasıyla kitapları artık “dinleyeceğini” öngörüyordu. Makalede dönemin veya geleceğin yazarları için bir bilgilendirme de yer alıyordu. “Ses ahengi konusunda yetersiz olan ve güzel seslendirme yapamayacak yazarlar, işlerini pazarlamak için aktörlerin ve şarkıcıların hizmetinden yararlanabilir.”

Makalenin öngördüğü gelecek hızlı gelmedi. “Sesli kitaplar” uzun süre geliştirilmedi. “The Untold Story of the Talking Book” (Konuşan Kitabın Anlatılmamış Hikâyesi) isimli eserinde kitap seslendirmenin tarihini yazan Britanyalı akademisyen Matthew Rubery’nin anlattığı üzere, ABD’de 1930’lu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı’nda gözlerini kaybetmiş askerler için kayıtlar oluşturulmaya başlanana dek sesli kitaplar ancak birisi birisine okursa var olabildi. Kulağa sokulan tüpler kısmına da ancak çok sonra geldiğimizi zaten biliyorsunuz.

Ama oraya bir şekilde geldik…

Şimdi dinleme çağındayız. Kulağa tüpler sokmadan, üzerimizde akıllı telefon dışında bir alet taşımadan da dinliyoruz artık. Müzik dinliyoruz. Podcast dinliyoruz. 

Kitap da dinliyoruz. Bugünün işi değil; dışarıda uzun süredir, seksenlerden, kaset çağından beri kitap dinleniyor, kitaplar seslendiriliyor ama bugün internet, streaming ve abonelikler çağında iş artık başka yere gitti. Artık neredeyse her kitabın bir de sesli versiyonu var; bu versiyonu yayımlayan platformlar var; piyasaya girmeye hazırlanan bir dolu aktör var. 

1894’teki makalenin öngörüsü tutmadı; kitaplar -neyse ki- ölmedi; bilakis önüne çıkan her yeniliğe kafa tuttu. Kitaplar radyoya yenilmedi, televizyona yenilmedi. İnternete de yenilmiyorlar. 

Ama bu süreçte, özellikle de iki binli yıllarda dikkate değer bir şey oldu: Okuma deneyimi farklılaştı. Alışkanlıklar çeşitlendi. Kitabı farklı mecralardan “okumaya” başladık; hayatımıza elektronik kitaplar girdi. 

Ve ses… Hikâyeler, romanlar, şiirler, siyasi araştırmalar, bilim, tarih çalışmaları kulaklarımıza dolmaya başladı. 

Peki hayat bu istikamette mi akacak? Kitap, kendi başına bir sihir. Kâğıt, mürekkep ve tutkaldan imal edilmiş bir sihir… Ses, bu sihrin yerini alır mı? Alabilir mi? 

Resimler: Midjourney

kitabın kapağı kargoda hasar görmüş, bir yıldız

Bir ufak dert yanma post’u…

Malum, alışveriş yapma biçimimiz değişiyor. Artık hemen her şeyi internetten alıyoruz. Daha iyisi, “internetten de alıyoruz” diyeyim. Alışveriş siteleri bize aldığımız ürünleri yorumlama imkânı da veriyor. Eh, güzel. Birçok açıdan gerekli. Kimine daha az kimine daha çok gerekli.

Alışveriş sitelerinden artık kitap da alıyoruz. Amazon’un ve Türkiye’de Idefix’in serencamını düşününce, kitapları internetten öteden beri aldığımızı da hesaba katmak lazım. Ama alışveriş sitelerinde ürünü yorumlama kervanına kitaplar son birkaç yıldır katılıyor.

Bazı yorumlar güzel, özenli. Kimisi kitabı övüyor, kimisi yerin dibine geçiriyor ama neticede bir değerlendirme yapıyor.

Bir de kargo yorumları var. Bunlar giderek çoğalıyor. Notlar kargonun kalitesine göre veriliyor. Mesela sizin aylar yıllar boyu uğraştığınız bir kitaba, “kargo kötü”, “geç geldi”, ” kapak hasar görmüş” diyerek bir yıldızı basıyorlar. O bir yıldız orada ilelebet kalıyor. Tersi de geçerli; bunun iyi kargolu, beş yıldızlı versiyonları da var. Her halükarda bu yıldızları kitap alırken değerlendiren insanlar var. Sonuçta yıldızlar da bunun için var.

Ama ne alakası var?

Sizin emeğinizle kargocunun emeğinin ne alakası var?B

Bildiğimiz, anladığımız ne varsa günbegün anlamını kaybediyor. İçimiz boşalıyor.