İtalyanca öğrenmeye sevkedecek kapaklardan bir diğeri… Murakami’nin, kendi babası hakkındaki anlatısı ‘Bir Kediyi Terk Etmek’, İtalyanca’da grafik roman haline gelmiş. Emiliano Ponzi’nin çizgileriyle. Kitabın kendisini henüz okunmadım ama İtalyanca bilmesem de bu versiyonu bulursam alacağım. İnsanın hızlıca bağ kurduğu, nefis bir çizgi…
Britanyalıların hem romancılıklarına hem seyyahlıklarına sık yansıttıkları bir mizah anlayışı var. Uzaklardan bir yerden bakıp kıs kıs güler gibiler. Öyle ki kitaba dalıp gitmiş okur, yazarın minik ölçülü kahkahalarını satır aralarında duyabilir. Bir yankı gibi azalan, uzaklaşan, bazen ürperten gülüşler…
Sırasıyla: Bu mizaha alıştım, kanıksadım ve bıktım.
Ama…
Britanyalıların bu bıktıran mizahı, üçüncü dünya ülkesi yazarlarında hep görkemli duruyor. Sözgelimi Britanya’nın yazı geleneğinden etkilenmiş Sri Lankalı Shehan Karunatilaka’nın mizahı, beş çayında kibar kibar konuşur gibi bir mizah değil. Konforsuz, gündelik ve işe yarar bir mizah. Sıcaktan kavrulan asfaltta üzerinize bir kova buzlu su boca eden bir mizah. Serinliği uzun sürmediğinden, kendini hep yenilemek zorunda. Shehan Karunatilaka işte bu yüzden elinde hep dolu bir kovayla geziyor.
Az bilinen bir coğrafyada geçen romanlar, hele de iyi romanlarsa, insana benzersiz bir haz veriyor. Geçen yılın ilk günlerinde Sri Lankalı yazar Shehan Karunatilaka’nın ‘Chinaman’ini okumuştum. Bu sene de Booker kazanan ‘Seven Moons of Maali Almeida’sını okuyorum. İlki fişek gibi bir kitaptı; çok beğenmiştim; bu yenisi de iyi.
İkisi hakkında da söylenecek çok şey var. İlkin, siyasi ve kültürel coğrafya… Karunatilaka, dev Hindistan’ın güney ucunda bir su damlası gibi duran ülkesini tüm unsurlarıyla edebi haritaya da yerleştirmiş. Ülkedeki Sinhala ve Tamil etnik gruplarının bitmek bilmez çatışmaları, Batılıların ve büyük komşu Hindistan’ın dahli, kokuşmuş politikacılar ve ayakta kalabilmek için hep kurnaz çözümlerle yaşamak zorunda kalan vatandaşlar… Karunatilaka, bu çelişkili ülkenin bir yazar için ürettiği imkânları elini hiç korkak alıştırmadan, cesur bir dille kullanıyor. Biz de okur olarak hem yeni bir dünyaya adım atıyoruz, hem de iyi bir yazarla tanışıyoruz.
İnsan okudukça yeni bağlar kurmak istiyor, bir yandan yeni bağlar kurmak için okuyor. Belki okumanın, izlemenin ve neticede düşünmenin en verimli yanı da bu bağ kurmak.
Tatar Çölü’nü okurken, özellikle ilk sayfalarda sıklıkla akla Kafka’nın Şato’su geliyor. Ortada kendini bir ölçüde saklayan, bulunmak için nazlanan bir yapı, bir kale var. Bastiani Kalesi… İlkin, tayini bu kaleye çıkmış başkarakter Teğmen Drogo’nun oraya hiç ulaşamayacağını düşünüyorsunuz. Tıpkı Kafka’nın Şato’yu hem bir ihtimal hem de bir serap olarak sunduğu gibi, Bastiani Kalesi de başlıbaşına bir soru işareti. Ama Şato’daki Bay K.’nın aksine Teğmen Drogo kaleye ulaşıyor ve görevine başlıyor. Yine de sorular bitmiyor. Yanıbaşındaki çölle beraber bir tür mistisizm ile resmedilmiş kaledeki dinamiğin farklı yönde işlediğini görüyoruz. K. şatosuna ulaşamazken, Drogo kalesinden ayrılamıyor.
Modernist anlatılarda mekân ve insan ilişkisi hep işlevseldir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, insanın hayatla, çevresindeki toplumla kurduğu veya kuramadığı ilişki, mekân üzerinden çok anlatıldı. Çünkü mekân çıkışsızlık da içerir. Tuhaf bir kelime olacak belki ama girişsizlik de…
Yeni bir çağın eşiğindeyiz. Yirminci yüzyılın ilk yıllarındaki bürokrasinin, devletin, yeni teknolojilerin karşısında kendini yalnız hisseden insan bugün bir başka şekilde geri dönüyor. İnsanın, kendi yaşamını, yeteneklerini ve kapasitesini yeniden sorguladığı günlerdeyiz. “Biz şimdi kimiz” diye sorduğumuz günlerde…
Seksen küsur yıl önce yazılmış Tatar Çölü de neredeyse 100 yaşındaki Şato da geri dönüyor.
“Bir iddiası olmak ve bu iddiayı doğrulamaya çalışmak gücün cüretidir ama açıkladığımız iddiaların aşağısında kalmak sıradan insanların besini olan sürekli bir gülünçlüktür. Mösyö de Chessel de güçlü insanın dümdüz ilerleyişini gösteremedi.”
Honore de Balzac, Vadideki Zambak (Çeviri: İsmail Yerguz)